Nazife Şişman

İyiler her zaman kazanır

 

“Masal masal mali keser, oturmuş baklava keser, ucundan bi kıdım alıverdim, çildir çildir yüzüme bakar.” tekerlemesiyle başlardı çocukluğumun masalları. “Tın tın diyen kabacığım beni koyup giden babacığım” diye ağlayan Ayşe kız, üvey anne, saf baba eliyle uğradığı zulümden tatlı dili ve başına gelen harikulade olaylar –açılan kapılar, sihirli sandıklar– sayesinde mutlaka kurtulurdu ve ben gökten düşen üç elmadan birinin başıma isabet etmesini beklerdim. İyiliğin ve mazlumluğun böyle mutlu sonla mukabele bulması, benim okumalarımda Kemalettin Tuğcu hikâyeleri ve Yeşilçam filmleriyle devam etti.

Hayat böyle değilken hikâyenin böyle akmasını, acımasızca eleştiren okumalar geldi akabinde. Bu mutlu son vurgusunu, kurgunun yalınkatlığı ile açıklıyordu yaptığım bazı edebiyat okumaları. Sonra edebiyata can suyu veren hususun kötülük olduğuna dair post modern yorumlar geldi. Ve tabi bu tür anlatıları, insanları kaderci ve iyimser kılarak pasifleştiren stratejiler olarak yorumlayan siyasal analizleri de unutmamak gerek. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, büyük anlatılar post modern parçalanmadan nasibini alırken, ütopyalar popüler tüketim kültürünün nesnelerine dönüştü.

Walt Disney, masallar üzerinden sonuna kadar kullanıyor bu fırsatı. Sadece çocuklara değil, büyüklere masallar olarak da gişe yapan filmler yükselişte son dönemlerde. İsviçre’de kayak yapan gençler, masal kahramanlarının kostümlerini giyerek eğleniyor. Sadece masal filmleri değil dikkat çeken; tüm dünyada masal dinleme ritüelleri diyebileceğimiz etkinlikler düzenleniyor. Çoğunlukla kadın olan masal anlatıcıları, kostümlerle, ışıkla ve tütsülerle bir atmosfer oluşturarak büyülü bir dünyaya davet ediyor dinleyicilerini. Aynen modern öncesi dönemde olduğu gibi, sadece çocuklara değil, büyüklere anlatıyorlar masallarını.

Edebi olarak önemi indirgense de, pedagojik bir araç olarak ahlak eğitimini hedefleyen, sonuç odaklı, yalınkat anlatılara dönüşmüştü masallar modern dönemde. Masalların sadece çocuk pedagojisine yönelik bir araca dönüşmesinin modernleşme ve uluslaşma süreçleriyle bağlantısı, bu esnada olağanüstü öğelerden arındırılıp “gerçekçi” hale getirilmesi de ayrı bir inceleme konusu. Bu konunun irdelenmesini erbabına bırakalım. Neden yükselen bir masal dinleme talebi var, bunun üzerinde duralım.

Bu olgunun yeni tüketim kalıpları ile alakası, en görünen yüzü. Eski masallar, yeni mecralar aracılığıyla birer tüketim nesnesine dönüşmüş durumda. Ama ben bu bariz tespitle yetinmememiz gerektiği kanaatindeyim. Sadece tabiat olaylarından kaynaklanan felaketlerin değil, bizzat insan elinden çıkan kötülüklerin de şiddetini artırdığı bir çağda, iyiliğe, merhamete, iyi tesadüflere, saf şansına, adaletin eninde sonunda gerçekleşeceğine inanmaya ve bunları görmeye her zamankinden fazla ihtiyacı var insanoğlunun. Bu açıdan bakıldığında, katı gerçeklik ile iyimser bir ümitvarlığın bir arada bulunduğu masallar, ahlakın ve vicdanın, aynı zamanda duyguların da beslendiği bir kanal olarak yorumlanabilir.

Masallar, insanın tabiatla ve “kaderin karşı konulamazlığı” ile yaşadığı karşılaşmayı dramatize eden anlatılardır. Bir taraftan karşı karşıya kalınan en zor meydan okumaları konu edinirler, diğer taraftan alternatif olay örgüleriyle de imkânları ve çıkış yollarını göz önüne sererler. Evde bir avuç bulguru olmayan Keloğlan, Padişahın kızı ile evlenebilir, mesela. Ya da babasını “tuz kadar” sevdiğini söylediği için hakir görülen Padişahın küçük kızı, eninde sonunda sözünün hakikatini kabul ettirecek fırsatı bulur. Masallar der ki, etrafımız tahmin edemeyeceğimiz kadar düşmanlık ve yıkıcılıkla çevrili. Ama tahmin edemeyeceğimiz kadar kaynak da mevcut bu çevrede. Bizzat ailemizden kimseler katil, hain olabilir; hayatımızı tehlikeye atan durumlarla karşılaşabiliriz; masum olduğumuz ve hiç hak etmediğimiz halde kötülüklerle karşılaşabilir ve acı çekebiliriz. Ama hayvanlar birer kurtarıcıya dönüşebilir, rüzgârlar ve dalgalar imdadımıza yetişir, ölmüş akrabalarımızın ruhaniyeti bizi kurtarmak için irtibata geçer. Uçan halılar, sihirli tokmaklar, hazineye dönüşen yılanlar yardımımıza koşar. Haksız gibi görünen dünya lehimize dönebilir; yardımın ne zaman ve nereden geleceğini bilemeyiz.

Masalların bu mesajını teolojik terimlerle de ifade etmek mümkün. Dünyada kötülük unsuru mevcut, ama umulmadık zamanlarda, beklenmedik yerlerden gelen iyilik de dünyanın kanunu. Ve iyiler her zaman kazanır; bu dünyada değilse bile öte dünyada. Ahlâkın ve vicdanın temelinde iyiden ve iyilikten yana olmak yatar. Masallar, muhayyileyi besleyen harikuladelikler ve duyguları harekete geçiren temasların yanı sıra işte bu yönüyle de önemlidir. Zira insanları iyiden ve doğrudan yana olmaya; ümitvâr ve sürprizlere açık olmaya davet eder. Zıplayan bir kurbağaya, bir çalı yığınına ya da bir hizmetçi kıza nasıl davrandığına dikkat et, der masallar, çünkü zannettiğin şey olmayabilirler. “Her geleni Hızır bil” diyen kıssalara benzer mesajları.

İşte bu noktada masaldan kıssaya geçmek mümkündür. Masallar sadece gökten düşen üç elma ile değil, aynı zamanda kıssadan hisse ile biter. Bir hikâyenin bir başkasına yansıtılmasıdır kıssa. Kıssadan hisse düşer başkalarına da çünkü. Bu yüzden masal ile kıssa akrabadır birbirine.

Ezop Masalları ya da Bin Bir Gece Masallarının, acayip memleketlerde geçen çarpıcı görüntüler, konuşan hayvanlar, fantastik olaylarla dolu egzotik efsaneler olduğunu düşünürüz. Hâlbuki doğrudan bizi anlatırlar. Çünkü masallar ve kıssalar, zihnimizin işleyiş tarzına dair ipucu verir. Mike Turner, masalları, efsaneleri ve yeni zihin ve beyin bilimlerinin verilerini bir arada değerlendirerek insan zihninin işleyişinde kıssanın temel bir yapı olduğu tespitini yapar, The Literary Mind adlı kitabında. Çağdaş nörobilimcilerin bulguları ile Homer, Dante, Shakespeare ve Proust’un eserlerini buluşturur.  Ona göre, gündelik hayatın akışını mümkün kılan şeydir, kıssa ve öyküleme. Tecrübelerimizin, bilgimizin ve düşüncelerimizin çoğu hikâye şeklinde düzenlenmiştir. Hikâyenin zihni çerçevesi projeksiyonla daha da genişler; böylece bir hikâye diğerini anlamlı hale getirir.

Gündelik düşünceyi mümkün kılan şey, öyküsel düşünce ve bunun başka olgulara yansıtılmasıdır. Zamanı ve mekânı belirlemek, kendimizi, başkalarını, başka hayatları ve başka bakış açılarını kavrayabilmek için kıssayı, öyküyü, hikâyeyi kullanırız esasında. Dahası mantık yürütmede, tasnifte ve problem çözmede de kıssa önemli bir rol oynar. Hatta Şehrazat gibi masal ve kıssaların, kurgusal olmalarına rağmen doğrudan insan hayatına, daha doğrusu insan zihninin çalışma şekline temas eden bir hususiyeti vardır.

İnsan en baştan hikâyeler kurarak anlamlandırır dünyayı ve hayatı. Mesela yeryüzündeki varoluşun hikmetini Âdem’in yaratılış hikâyesi üzerinden kavrarız. İbrahim kıssası ile halilullah olmanın baba ve oğul nimetleri ile sınanışını, Yusuf ile kadim hırsları ve kıskançlıkları, Yakup ile hüznü, Eyyub kıssası ile sabrı mücessem olarak görürüz. Musa kıssası ile zulme başkaldırışa; Allah’ın uzanan yardım eline ve mucizelere rağmen İsrailoğulları’nın tekrar yoldan çıkışına; Musa’nın güçlü bir delikanlı oluşunun ardından bir Kıpti’yi öldürmesi vesilesiyle yaşadığı toplumdaki ırkçılığa, yani kadim insanlık durumlarına şahit oluruz. Onun hayat hikâyesi üzerinden bir peygamberin liderliğini ve toplumların kitlesel davranışlarını anlatır Kur’an. Entelektüel ve fikri bir formatta değil, öyküsel formatta anlatılır bu varoluşsal meseleler. Çünkü hedef alınan, akılla birlikte duygudur. Duyguların yer almadığı bir etkileşimden ahlaki ders çıkmaz.

Çağdaş bir felsefeci olan Martha Nussbaum, ahlâkî bir yaşamın merkezinde duygular yer alır, der. Duyguların ahlâkî bir değeri vardır. Çünkü önemli olan nedir, sorusuyla ilgili köklü görüşlerimiz, duygularımızda karşılık bulur ki bunlar karmaşık zihni ve entelektüel süreçler esnasında göz ardı edilebilir. Duyguların bu bilişsel yönü, onları ahlâkî kararlılık açısından önemli kılar. Nussbaum’a göre, sosyo-politik meselelerde ahlâkî davranan iyi bir insan olabilmek için, sempatik tahayyül ya da merhamet, olmazsa olmaz bir unsurdur. İşte bu açıdan bakıldığında dinleyicisine duygular üzerinden ulaşan anlatıların, kıssa ve masalların, ahlâk, merhamet ve iyilikle kaçınılmaz bir bağının var olduğu görülür.

Post modern dönemde duygu deyince Bauman’ın tabiriyle “haz toplayıcılığı” akla geliyor daha ziyade. Halbuki masalların geçirdiği duygu, merhamet ve iyiliğe duyulan inanç. Günümüzde renkli kitaplar, gişe filmleri, masal anlatma seremonileri ve etkinlikleri ile popüler tüketim kodlarına teslim olmuş gibi görünse de, masallar, devrimden umudunu kesen insanlığın iyilerin kazandığı bir dünyaya özlemine karşılık geliyor.

Nazife Şişman

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir