Nazife Şişman

“Bütün meseleleri hayat tarzı üzerinden tartışıyoruz”

 

Fatma Barbarosoğlu: Kimlikçi yaklaşım toplum kurallarını iptal eder. Bu kurallar üzerinden her vesile ile çatışma durumları üretir. Adalet talep ederken paydayı olabildiğince daraltmak yerine olabildiğince genişleterek bütün insanlığı muhatabımız kılmak zorundayız.

Fatma Barbarosoğlu: Dünya gündeminde ne olursa olsun bütün meseleleri hayat tarzı üzerinden tartışıyoruz. Tunus, Mısır, Libya isyanı devam ederken biz bir ilahiyat profesörünün beyanatına kilitlendik… 1980 öncesi büyük hikaye ve büyük söylemlerde bireyin hayatını fazlasıyla parantez içine alan bir anlayış vardı. 1990’lı yıllardan itibaren SSCB’nin dağılmasıyla birlikte siyasetin tükendiği, büyük hikayenin tükendiği anlayışı hakim olmaya başladı ve bu defa küçük hikaye merkeze taşınmaya başladı. 2000’li yıllardan itibaren ise özellikle medya üzerinden yürüyen hayat tarzı çatışması başladı. Biz büyük hikaye ile küçük hikayeyi dünyanın büyük hikayesi ile Türkiye’nin büyük hikayesini gözden kaçırmadan konuşalım istiyorum.

Nazife Şişman: Önce Türkiye özelinde konuşalım isterseniz bunu. Mesela Tunus’ta başlayıp en son Libya’nın dahil olduğu halk hareketlerini nasıl algıladı medyamız? Araplar devrim yapamaz; ABD’nin parmağı var; siyasal İslamcıların hesapları var gibi değerlendirmeler yapıldı. Bu değerlendirmede bile “uzun entarili Araplar” imajıydı baskın olan. “Çöldeki Arap” imajı aşılamadığı için derinlikli bir siyasal toplumsal kültürel ve iktisadi değerlendirme yapılamıyor.

Yani hayat tarzı üzerinden bir yüzeysellik söz konusu, hali hazırdaki yaklaşımlarda. Bu yaklaşım hemen her konuda karşımıza çıkıyor. Siyasetin de ahlakın da bittiği yerde asıl meseleleri ikame ediyor hayat tarzı. Mesela tecavüz cinayet gibi toplumsal travmalarda bile mağdurun ve mütecavizin hayat tarzı üzerinden uzun uzun tartışmalar yapılıyor. Bizzat eylemin ahlaki ve hukuki karşılığı bu arada tamamen geri plana itilmiş oluyor.

Fatma Barbarosoğlu: Ben de ısrarla tekrar tekrar olayları kimlik merkezli hayat tarzı merkezli değerlendirmemek üzerinde durmamız gerektiğini söylüyorum. Ve bu konuda toplumsal mutabakatı gerçekleştirmiş olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kimlikçi yaklaşımlar ahlaki duyarlılıkları öldürür. Mesela katilin kimliğini “kolejli katil” “mini etekli katil” gibi kimlik ve hayat tarzı üzerinden tanımlamaya başlarsak katili haklılaştırmaya başlayabiliriz. Ölümü bazılarına yakıştırır bazılarına yakıştıramaz hale geldiğimizi fark etmeyiz bile. Kimlikçi yaklaşım toplum kurallarını iptal eder. Bu kurallar üzerinden her vesile ile çatışma durumları üretir. Adalet talep ederken paydayı olabildiğince daraltmak yerine olabildiğince genişleterek bütün insanlığı muhatabımız kılmak zorundayız.

Nazife Şişman: Aslında bu noktada hayat tarzı ile neyi kastediyoruz kimlikçi yaklaşım ne gibi soruları kısaca cevaplandıralım istiyorum. Çünkü kimlik de hayat tarzı da birer muamma kavram. İnsanlar yüz yıl önce kimlikten veya hayat tarzından bahsediyorlar mıydı? Hayır bahsetmiyorlardı. Kimlik bir edinim meselesi değildi. İnsanlar ırk cinsiyet gibi bazı özelliklerin içine doğuyorlardı. Modernleşme sosyal hareketliliği hem yatay hem de dikey olarak hızlandırdı. Ve kimlik bir kazanım meselesi haline geldi. Bunu en açık şekilde kadınlar üzerinden okuyabiliriz. Yüzyıllarca kadınlar ve erkekler vardı. Ama kadınların kendilerini “ben bir kadınım” diye tanımlamaya başlamaları çok yeni bir gelişme. Bu uzun bir mevzu. Ama belli bir zihinsel netlik de hasıl olması gerekiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Bugünse kimlik yerine daha ziyade hayat tarzı kullanılıyor. Peki nedir hayat tarzı seçimlerini birbirinden farklı kılan?

Nazife Şişman: Dini kültürel etnik siyasal duruş ve tavırlar kişinin hayat tarzı seçimlerini etkiliyor. Ama sadece bunlardan ibaret değil etkileyen faktörler. Tüketim toplumunda ekonomik etken bazen tüm bu etkenlerin üzerine damgasını vuruyor. Toplumsal sınıflaşma ekseni, yeterince tüketebilenler ve tüketemeyenler skalası üzerine oturuyor. Günümüz tüketim kültürü içinde kimliğin yerine artık hayat tarzı kullanılıyor. Aslında bu terim bireyselliği, kendini ifade etmeyi ve üslupçu bir öz-bilinci çağrıştırıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Bu bireysellik vurgusunu mümkün kılan da tüketimde gösterilen başarı öyle mi? Peki, nedir bireyselliğin ve bu hayat tarzını oluşturan üslup duygusunun göstergeleri?

Nazife Şişman: Kişinin bedeni; giysileri; boş zaman kullanması; yiyecek içecek tercihleri; ev otomobil ve tatil seçimleri ve benzerleri… İşte bunlar bireyselliğin işaretleri. Kişinin bedeni deyince ne anlıyoruz? Kişisel bakım, fitness, anti-aging, gibi uygulamalar var mı yok mu onun üzerinden anlıyoruz. Boş zamanını nasıl kullanıyor? yılbaşında ailecek tombala mı oynuyor yoksa ‘in’ olan bir gece kulübünde yer mi ayırtıyor; vejetaryen mi, kalorisi düşük yiyecekler mi yiyor yoksa ucuz ama yüksek kalorili yiyecekler mi yiyor, suşi mi yoksa kebap mı yiyor; tatilde Bodrum’a mı gidiyor yoksa yeni açılan plajlarda elbiseyle denize mi giriyor? Bireyselliğin hangi tercihlerle şekillendirildiğini bu soruların cevaplarından anlayabiliriz.

Fatma Barbarosoğlu: Yani aslında burada da sınıfsal bir yaklaşım var. Bazı hayat tarzları diğerlerine göre daha prestijli.

Nazife Şişman: Evet. Bazı markaları kullananlar, bazı mekanlara girebilenler, falanca marka arabayı kullananlar, hafta sonları çizgili pijamalarla pikniğe gitmek yerine jogging yaparak bedenine özen gösterenler, prestijli sınıftan. Tüketim toplumunda seçme özgürlüğünü temin için gereken şeylere sahip olunduğu oranda bir bireysellik ve üslupçu bir öz-bilinç söz konusu. Aslında bu, postmodern toplumun farklılıkla ilgili genel yaklaşımıyla da uyum içinde bir çözüm önerisidir. Zira postmodern toplum farklılığı hoş görür… Ama farklılık kendi bölgesinde kaldığı, yani ‘halk’ plajları istila edip ‘vatandaş’ın denize girmesine engel olmadığı sürece.

Fatma Barbarosoğlu: Peki neden bu kadar fazla hayat tarzı üzerinden çatışma yaşanıyor?

Nazife Şişman: Çünkü daha önce hiç olmadığı kadar yabancı ile irtibat halindeyiz. Bu irtibatı hem medya üzerinden hem de büyük şehir hayatındaki çoğulluk üzerinden tecrübe ediyoruz. Ve ekonomik ve siyasal gerilimler hayat tarzı farklılığı üzerinden buluyor ifadesini. Avrupa’da nasıl küresel kriz kendisini yabancı düşmanlığı olarak gösteriyorsa; Türkiye’de de merkez ve çevre arasındaki iktidar mücadelesi kendisini kimlikler üzerinden ifade ediyor.

Fatma Barbarosoğlu:  Ve “endişeli modernler” olarak oyunun içinde kalmak ama performanstan azade olmak isteyen bir grup çıkıyor ortaya…

Nazife Şişman: Evet. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kamusal alanı kendine tahsis edilmiş olarak yorumlayan elit bir kesim ekonomik olarak ve siyasal olarak ayrıcalıklarını yitirmeye başlayınca sesini yükseltmeye başlıyor. Ama ilginçtir; mücadelesini siyasal ve ekonomik alanda vermek yerine hayat tarzı üzerinden ifade ediyor. İşte “endişeli modernler” dediğimiz kesim böyle bir arka plandan besleniyor. “Kanyon’a bile geldiler; içkimizi rahat içemiyoruz; bütün taşra şehirleri muhafazakarlaştı” şeklindeki şikayetlerinin estetik bir kaygıyla da bağlantısı var. Görmek istemedikleri tarzda yaşayan insanlar eskiden kendilerine tahsis edilmiş alanları istila ediyor onların gözünde. Böyle bir estetik incinme önemli yer tutuyor endişelerinde.

Fatma Barbarosoğlu: Estetik incinmenin ötesinde bir anlamı yok mu bu endişenin?

Nazife Şişman: Aslında doğrudan reel paylaşımla ilgili bir boyutu da var endişelerinin. Artık “modernler” olarak ayrıcalıklı değiller; yani rekabet etmek zorundalar. Toplumsal tabakalarda ciddi bir hareketlilik söz konusu. Hızlı değişim dönemleri statükodan nasiplenenleri her zaman rahatsız eder. Türkiye’de bu rahatsızlıklar doğrudan ifade edilmek yerine kimlikler ve hayat tarzı üzerinden ifade ediliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Diğer taraftan tabakalar arası hızlı değişim kamusal alanla ilgili adabı muaşeret ve görgüyü karmaşık hale getiriyor. Mesela bir müzenin lavabosunda abdest almak görgü açısından endişeli modernlerin endişelenmesini haklılaştırmıyor mu? Bu sorunun ifade ettiği meseleyi dindarlar olarak net bir şekilde tartışamıyoruz. Neden tartışamıyoruz? Çünkü “endişeli modernler” endişelerini saldırgan ya da aşağılayıcı bir üslup içinde ortaya koyuyor. Kendilerine “endişeli” diyorlar ama tavırlarında ve üsluplarında endişe değil baskınlık ortaya çıkıyor.

Nazife Şişman: Müzenin lavabosunda abdest almak, havaalanında namaz kılmak iftar sonrası toplu namaz kılmak gibi manşetleri hatırlayalım tam da burada.

Fatma Barbarosoğlu: Bu manşetler nereden atılıyor? Yani rahatsız olanlar manşetleri atanlar mı yoksa yeni durum ile ilgili olarak ortaya çıkan rahatsızlığın mütercimi mi bu manşetler? Bunu tespit etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Medya bir mütercim olarak dilini kaybetti. İki lisan arasındaki kelimeleri taraflara aktarmak yerine onlar adına kavga cümleleri kuruyor. Burada medyayı o kesim bu kesim olarak ayırmıyorum. Kelimesi olmayan bir medya var. Öfkeye odaklanmış bir medya. Medyanın toplumun değişik kesimleri arasında sağlıklı bir geçişkenliğe vasat olabilmesinden önce bizim medyayla ilgili olarak sağlıklı bir eleştiri ortaya koymamız gerekiyor. Eğer bunu gerçekleştirebilirsek yani medyanın “mütercim”, ara bulucu işlevini yerine getirmesini sağlayabilirsek yaşadığımız adabı muaşeret karmaşasının kör düğüme dönüşmesini engelleyebiliriz diye düşünüyorum.

Nazife Şişman: Peki adabı muaşeret neden bir karmaşa arz ediyor? Niye bir kördüğüm yaşanıyor bu alanda?

Fatma Barbarosoğlu: Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar “şehir”lerde yaşıyor artık. Hayat tarzının değişmesi ile şehrin kalabalıklaşmasını aynı anda yaşıyoruz. Bu iki durumu aynı anda yaşadığımız için de ortaya çıkan ağır faturayı taraflar birbirine ödetmeye kalkıyor. Hayır, herkes kendi hesabından sorumlu olmalı. Mesela müzenin lavabosunda abdest alma durumu eleştiri konusu yapılırken, dindar bir insanın “ibadet zamanı” hakkında bir duyarlılığa sahip olunması gerekiyor. İnsanların abdest alıp namaz kılmaları için şehrin zaman ve mekan anlayışı yeni imkanlarla genişleyip estetize edilmeli. Fakat, sunulacak imkan ile talep arasında doğru orantı olduğunu unutmayalım.

Nazife Şişman: Yeni imkânlar ve talepler arasında doğru orantı derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Fatma Barbarosoğlu: Mesela bu konuda şehirler arası otobüs firmalarının yaptığının altını çizmek isterim. Eleştiri hakaret etmek maksadı taşımadığı zaman yerini buluyor. Dinlenme tesislerinde küçük odaların yanında küçücük mekanlarda “şadırvan”lar var artık.  Müminin bu dünyadaki varlığının estetik kodlarla yüklü olması gerektiği konusunda bilgisinin ve görgüsünün zenginleştirilmesi  gerekiyor. Mümin ibadetlerini yaparken özenerek yapmalı ve her davranışının muhatabında hayranlık uyandıracak bir güzelliğe sahip olmasına dikkat etmeli. Fakat diğer taraftan estetik kodların bir ideoloji haline gelmemesi de gerekiyor.

Nazife Şişman: Estetik kod ve ideoloji deyince hemen lafa girme gereği hissettim. Bu estetik dayatmada faşizan bir esinti olduğu söylenemez mi? Belki biraz uç bir örnek olacak ama konuyu anlamamız açısından önemli buluyorum. Cynthia Oziok’un bu noktada aklıma gelen bir tespiti var: Nazizmin toplumsal kirliliğe karşı sunduğu çözüm de, estetik bir çözümdü. Tuvalde resmin görüntüsünü bozan lekeyi bir fırça darbesiyle ortadan kaldırmaktan ibaretti bu çözüm. Genel görüntüyü bozanlar -ki bunlar Alman Nazileri için Yahudilerdi- bu görüntünün dışına atılmalı, uyumlu olmadığı düşünülen şeyler tasfiye edilmeliydi. Zaman zaman benzer bir “toplumsal düzen” talebinin bizim toplumumuzda da olmadığını söyleyebilir miyiz?

Fatma Barbarosoğlu: Aslında her toplumsal düzen, kendine özgü bir temiz/kirli ayrımı yapmaz mı? Bu noktada Bauman’ın cilalanmış ayakkabı ve omlet örnekleri geldi aklıma.

Nazife Şişman: Evet. Ne diyordu Bauman? Bir şeyi kirli yapan husus, onun içsel niteliğinden ziyade bulunduğu konumdur. Bazı etnik grupların, yabancıların nasıl ve hangi durumlarda ‘pis’, yani düzen bozucu, uygunsuz kabul edildiklerini anlatmak üzere, cilalanmış ayakkabı ve omlet örneklerini veriyordu. Güzelce cilalanmış ayakkabı yemek masasına konursa pis olur, ancak ayakkabılığa dönünce eski temizliğine kavuşur. Yemek tabağında ağzınızı sulandıran bir omlet, yastığa döküldüğünde iğrenç bir leke olur. İşte bu yüzden estetik kodun ideoloji haline gelmesi her zaman tehlikelidir.

Cumhuriyet döneminde biz böyle bir ideolojikleştirmenin giyim kuşam üzerinden ifade edildiğini gördük. Siz de İmaj ve Takva’da; Şov ve Mahrem’de ayrıntılı bir şekile yazdınız. Kendisini kamusal alanın seçkinleri olarak gören bir grup; beğenmeme; iğrenme gibi medeni ilişkinin asgari seviyesini bile tutturamayan ifadeler kullandılar.

Nazife Şişman: İslamî camiada pek çok kişi, kendisine mahrumiyetten imkâna açılan bir hayat hikâyesi inşa etmeye çalışıyor haklı olarak. Fakat bu esnada farklılık politikalarının caiz gördüğü “hayat tarzı” ile “sünnet-i seniyye” arasındaki makasın açıldığının pek farkına varmıyor.

 

Fatma Barbarosoğlu: Hep yazdım bunları. Son on yıldır hayat tarzı avcılığı tavan yaptı. Hatta bunu Refah partisinin yerel seçimleri kazandığı 1994 yılına kadar geri götürebiliriz. Bu yerini şaşıran hayat tarzı sahipleri medyanın en önemli haber konusu oldu. İletişim öğrencilerine ilk ders olarak sunulan köpek adamı ısırdığında haber değil fakat adam köpeği ısırdığında haberdir ilkesi geçerliliğini kaybetti. “Türbanlılar sosyete mekanlarında görüntülendiğinde en birincil haber olma değeri taşırlar.” Yeni iletişim derslerinin geçerli ilkesi bu olmalı. Bu tür pek çok haber yayınlandı hatırlayacaksınız. Ama bir tanesi adeta bir milattı.

Nazife Şişman: Hayat tarzının nasıl bir ayrışma/denetleme unsuru olduğunu göstermesi bakımından bu haberin ayrıntılarını konuşalım istiyorum. Devlet bakanı Ali Babacan ve eşi ile ilgiliydi bu haber değil mi?

Fatma Barbarosoğlu: Evet. AK Merkez’de sosyete mekanı olarak bilinen bir restorana Devlet Bakanı Babacan ve ‘türbanlı’ eşinin gitmesi dakika dakika internet sitesinde yayınlandı. Bu da yetmedi özel televizyon aracılığı ile de naklen verildi. Restoranın barmenine göre durum miladdı zaten. Devlet bakanının türbanlı eşinin kolej mezunu olmasının haberde sık sık vurgulanması; diğer müdavimlerin “incinmişliğini” engellemeye yönelik bir strateji olmalıydı.

Nazife Şişman: Eğitimde eşitlik bu incinmişliği bir nebze olsun engelliyor yani.

Fatma Barbarosoğlu: Evet. Beyaz Türkler ve kırmızı Türkler karşı karşıya geldiğinde elektrik kaçağını engellemenin tek yolu okul paydasında eşitlenmekten geçiyor. Bazen eşitlenme arayışları aynı mağazadan giyinmede (Vakko, Beymen) yoğunlaşsa da kolej mezunu olmanın ve birkaç dil bilmenin ayrıcalığı başka. Sosyete bile bu durum karşısında biraz “hoşgörülü” olabilir. Akşam yemeğini kolej mezunu türbanlı eşe baka baka yemekte bir sakınca görmeyebilir. Bakan eşine bakmak bile bir haber değeri taşıyor çünkü. Eski televizyoncu Aziz Üstel de birkaç masa ileride yemeğini yerken bakanın eşine uzun uzun baktığı için haber karesinin içinde miladi durumun bir aktörü olarak yerini alıyordu.

Sosyete mekanı olarak bilinen, barıyla da meşhur lokanta kamusal alana vize manasına geliyor. Kimler geldi kimler geçti hayıflanması eşliğinde eski müdavimlerden Cavit Çağlar ve Erol Aksoy’un adı da zikredildi naklen yayında.

Nazife Şişman: Yenilen sıradan bir akşam yemeği değildi anlaşılan.

Fatma Barbarosoğlu: Yenilen sıradan bir akşam yemeği değildi tabii. Yenilen sanki beyaz Türklerin bol kremalı hayat tarzı pastasıydı.

Nazife Şişman: Aynı devlet bakanı Güneri Civaoğlu’nun “Şeffaf Oda” programına konuk olduğunda; bu hayat tarzı sınavı başka alanlara da sirayet etmişti hatırladığım kadarıyla.

Fatma Barbarosoğlu: O sahneyi hiç unutmuyorum. Devlet Bakanı Ali Babacan Güneri Civaoğlu’nun konuğu. 2005’in Kasım’ı yanılmıyorsam. Dereden tepeden konuşulurken Güneri Civaoğlu o çok  “aktör” üslubuyla Ali Babacan’a beş vakit namaz kılıp kılmadığını soruyor. Kameranın tavan ile taban görüntüsü arasında. Ali Babacan’ın yüzünden bir an tereddüt gelip geçtiği fark ediliyor. Kararını verip “Evet “diyor. Olumlu cevap alınca kendini tutamayıp soruyor Civaoğlu: ”Hâlâ…?”

“Hâlâ derken…?”

“Bu yoğunlukta nasıl vakit ayırıyorsunuz?”

“Namaza her zaman vakit bulunur.”

Nazife Şişman: Hayat tarzı savunmacıları için dini bir müeyyide devlet memuru olunca “hâlâ” yapılmayacaklar kategorisinde yer alıyor anlaşılan.

Fatma Barbarosoğlu: “Hâlâ namaz kılıyor musunuz?” sorusunda esasen bir direnme var. Seküler zihniyet Müslümanların ibadet zamanına dahil olamıyor. Halbuki Müslümanlar seküler zihniyetin her zamanına duhul ediyor. İşte burada bir eşitsizlik söz konusu. Ama bu eşitsizliği idrak etmeye direniyor sekülerler. Ve bu tür sorularla kendilerini açığa vuruyorlar. Bu soruda bir denetleme var esasında. Hayat tarzı çatışmalarında ortak zaman ve ortak mekan kullanımının bile aşılmasını sağlayamayacağı kategoriler olarak görülüyor ibadet zamanları.

Nazife Şişman: Bu yüzden mi yaşanıyor sekülerle dindarlar arasındaki kamusal alanda hayat tarzı kavgası?

Fatma Barbarosoğlu: Kısmen biraz önce bahsettiğimiz estetik incinme; kısmen de bu ortak zaman ve mekan kullanımı güçlüğü. Seküler zihniyet, dindar kimliğin ortak mekana (kamusal mekanlar) dahil olma çabasını, kendisini de “Müslüman saatine” davet edeceği/zorlayacağı  endişesi ile reddediyor. Halbuki post modern dünyada dindarların en çok zorlandığı husus gündelik hayat temposu içinde “ibadetin zamanını örgütleyememek”. Bunun önündeki engel; koruma ve kollama altına alınmış laiklik ilkeleri değil, kapitalist dünyanın her şeyi içine alıp öğüten çarkları. Çünkü dindar zihniyet ibadet zamanı ve günaha uzak durma niyeti ile seküler zihniyetten ayrılırken, daha çok kazanma, başarılı olma, mevki makam edinme, hayatını yaşama, biraz da biz yaşayalım dürtüleriyle sekülerleşiyor.

Nazife Şişman: Yani sanıldığı gibi hayat tarzı sadece sekülerlerin problemi değil. Hayat tarzının estetik dayatmaları, modern kent yaşamı içinde dindarlıklarından vazgeçmek istemeyen Müslümanları da muhatap alıyor. Sen de hep vurguladın batılı hayat tarzının biricikliğine yaslanan bir modernleşme tecrübesi bizimkisi. Hayat tarzı tabakalaşması bu biriciklik ve tartışılmazlık üzerinden şekilleniyor. Başörtüsünün, sınıfsal bir indirgemeye maruz kalması da estetik bir denetlemeye tabi tutulması da bununla alakalı. Bu konu üzerinde çok konuştuk; yazdık. Bence üzerinde durulması gereken asıl mesele, bu hayat tarzı tabakalaşmasına, dindar Müslümanların nasıl tepki verdiği ya da nasıl uyum sağladığı.

Fatma Barbarosoğlu: İşte biraz önce vurgulamaya çalıştığım da bu. Aynı tüketim kültürü içinde yaşıyoruz. Kapitalizmin iğvalarına hepimiz muhatabız. “Müslüman saati”ni uygulamadan kaldıran laik baskılar değil derken yapmaya çalıştığım vurgu buydu.

Nazife Şişman: Yani diyorsunuz ki Müslüman saati”nin yerini sarsan esasen tüketim kültürü ve kapitalist hırslar. Ben de bu konuya bir iki vurguyla katkıda bulunayım. Sadece tüketerek var olunabilen ve hayat tarzlarının tüketim eksenli olarak belirlendiği bir kültürde yaşıyoruz. Sınıfsal  çatışma da modernlik de hayat tarzı farklılaşmasında gösteriyor kendisini. Ve böyle bir ortamda “yoksunlar” arasında yer almamak için gösterilen çabalar, dindar insanları da tüketim sarmalının içine atıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Tam tersi bir durum da söz konusu. Kimlik ve hayat tarzı vurgusu artıyor. Tüketim kültürüne kapılmak anlamında aradaki farklar azaldıkça çatışmanın hızlandığı “hayat tarzı” ideolojisi varoluşsal bir kimlik mekanizmasına dönüşüyor.

Nazife Şişman: Hayat tarzı çatışması sadece dindar/laik kutuplaşmasında cereyan etmiyor. Biz bu konuyu çok konuştuk. Yanlış bir algı oluşmasın bu vurgu yüzünden. Gençler arasında bu tarz meselesinin nasıl çatışmalı ve incitici bir dile evrildiğini konuşalım istiyorum biraz da…

*Bu söyleşi Dergah Dergisi’nin 2011 Mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir